Vaat Edilen Mutluluk Senaryoları

XXI, Kasım, 2013

‘Başarabilirsin’, ‘mutlu olabilirsin’, ‘güç sende’, ‘yeter ki iste ve inan’, ‘evren senin taleplerine yanıt verecektir’…! Kişisel gelişim kitapları ya da yaşam koçları sıklıkla bu cümlelere inanmamızı isterler. Rolümüzü iyi oynamalıyız; çok çalışma, hedefe konsantre olma, motivasyon, mutlak güç ve ileri kariyer, mutluluğun ön koşulu. Peki acaba ‘hedefe konsantre olmak’ ve ‘ileri kariyer’ gerçekten de mutluluk için bir önkoşul mu yoksa sistemin sürekliliğinin gizli bir parçası mı?

Burak Delier‘in son sergisinin neredeyse tamamı, yoga ve kişisel gelişim konularının tersine çevrilmiş kavramsallaştırmalarından oluşuyor. Yoga, nefes egzersizleri yoluyla ‘kontrol’ altında tutulan bedenin rahat bırakılması ve zor pozisyonlarda bedenin gizli potansiyellerini keşfe davet ederken; kişisel gelişim, bireyin aslında herşeyi başarmaya muktedir olduğu bir perspektif çizerek, başarı ve mutluluğun çok yakınlarda olduğu inancını pompalar. Burak Delier‘in, ofis ortamında gerçekleşen bir yoga performansından oluşan videosu ‘Kriz ve Kontrol‘, serginin belkemiğini oluştururken, ona eklemlenen diğer işlerle birlikte başarı, kariyer ve risk meselelerini konu ediniyor.

Kriz ve Kontrol‘ adlı videoda, ütülü iş kıyafetleri içinde yoga yapan performansçılar, iş ve kariyer dünyalarından bahsederken, satış, başarı, enerji, sektör, proje, tempo, marka, karlılık sözcükleri etrafında gidip gelen iş dünyası sözlüğünü kullanmakta. Delier, performansçılarını rahatsız edici denebilecek kıyafetlerle giydirerek adeta dirençlerini sınıyor. Yoganın ofis ortamına taşınması, sistemin merkezi olan bu mekanı bir tür telafi ya da terapi mekanına dönüştürüyor.

Günümüz insanının kendini gerçekleştirme ihtiyacı ve mutluluk arayışının, çalışma hayatındaki başarı ve kariyer ile denk düşmesi aslında bir çelişkiye işaret eder. Delier, bu çelişki ile yogada bedenin zor pozisyonlara uzun süre direnmesi ve sonunda rahatlaması arasında bir paralellik kuruyor. Mutluluk arayışı içindeki insan bedeni ve ruhu, neoliberal ekonomik sistem içerisindeki ‘kontrol’ mekanizmaları tarafından yönlendirilmekte, benzer şekilde ruh ve beden sağlığı da modern öncesi dönemlerdeki gibi tanrının bir lütfu ya da hediyesi olarak değil, bireye düşen sorumluluklardan biri olarak görülmektedir.

Başınız sıkışıp depresyona girerseniz endişe etmeyin, çaresi hazırdır; paranız varsa hayat koçuna danışır, bir tür paralı arkadaşlık yaparsınız, yoksa kişisel gelişim kitapları devreye girer, iyileşirsiniz. Katı ve acımasız olan bir ekonomik modelin ‘yumuşatılmış’ ve çekilebilir hale getirilmiş durumunu imleyen ‘esnek kapitalizm’ modelinde çareler tükenmez…

Kriz ve Kontrol‘de performansçıların bazen tek ve bağımsız, bazen de ekip halinde hareket ettiğini görüyoruz, bu durum iş ilanlarını hatırlatıyor: bağımsız ve lider ruhlu, ekip çalışmasına uygun… Video’nun başarısı, görsel kodları çok iyi kullanmasında gizli. Beden ile onu biçimlendiren ofis ortamı mükemmel bir uyum içinde…Soğuk ışıklar, cam, metal, mermer gibi sert malzemeler, tek tip gri mobilyalar ile dekore edilmiş tipik bir ofis ortamı ile karşı karşıyayız. Performansçılar da mekan gibi tek tip giydirilmiş, siyah pantolon ya da etek, beyaz gömlek, siyah ayakkabı… Bir plazada çekildiği belli, pencerelerden başka plaza inşaatlarının yükseldiğini görüyoruz. İşin görsel elemanları,  ‘Beyaz Yakalılar‘ (2001) fotoğraf serisi ve ‘Küçük Adam‘ (2005) heykelinin fotoğraf kareleriyle arkadaş.

Medyum olarak video, bu sergi ile birlikte, süreci anlatan bir araç olmaktan çıkıp, işin kendisi haline dönüşürken; mekan ve oyuncu seçimi, roller, kostüm ve kurgu işin içine giriyor. ‘Kriz ve Kontrol’ün başarısını düşünecek olursak Burak Delier, ileride daha çok video iş üreteceğinin sinyallerini veriyor gibi…

Delier‘in mimari ile doğrudan ya da dolaylı olarak ilişkilenen işlerinde ‘mekan’ bir tür kafes olarak algılanıyor, ‘Ters Yön Fizibilite‘ (2011) içeridekilerin dışarıdan izlenebildiği cam bir kafes, eski işlerinden ‘Perde 2‘ (2003) evin kendisi yelkenliyle uzaklara kaçma hayalini barındıran bir tür kafes, ‘Sessizlik Performansı‘ (2013) performans detaylarını bir sözleşmeyle gizleyen beyaz bir sır kutusu olarak galeri mekanı, ‘Son General‘ (2010) içinde çıkış yolu arayan askerin tüm çıplaklığıyla görünür olduğu camdan bir fanus, ‘Teslimat‘ (2006) dışarıdan uzatılan silahı teslim almayı bekleyen maymunların barınağı olarak demir kafes ve nihayet ‘Kriz ve Kontrol‘ adeta hapishaneye benzeyen bir tür izlenme mekanı olarak ofis… İşlerin pekçoğunda mekan, kavramsal köklerini M.Foucault‘nun heterotopya tezinde bulabileceğimiz, modern insanı biçimlendiren, ona biçimini veren gizli bir iktidar ve kontrol mekanizması biçiminde görünür oluyor.

Burak Delier, kendisi ile yaptığım söyleşide, Afrika kökenli İtalyan futbolcu Balotelli’nin, gole çok yakın bir pozisyonda iken, topu kaleye değil de auta attığı sahnenin kafasını neden kurcaladığını anlamak için defalarca izlediğini söylemişti. Sanatçının kafasında dönüp duran bu sahnenin izdüşümü olan “Hommage à Balotelli’s Missed Trick” adlı Balotelli heykeli, adeta TV ve bilgisayar ekranlarından alışık olduğumuz gibi küçük bir boyutta, bu defa sergi mekanındaki büstün üzerinde dönüp duruyor. Balotelli‘nin taraftarın tahammül sınırlarını zorlayan, beklentileri suya düşüren bu jesti ile Delier‘in kendi kendine riskler yaratan, kurduğu hayali şirketler, yaptığı istatistikler vb. ile bilindik sanat üretim dilinin dışında gezinen tavrı arasında ciddi paralellikler var… Hep işin zor tarafına kaçıyor Delier, sanki kendi kendine bir takım tuzak, hendek, bariyer vb. gibi engeller kuruyor sonra da bu engelleri aşmak için çeşitli riskler alarak bir tür oyun oynuyor… Kısacası kolay golün topunu auta atıp, zor golü bekliyor… Popüler kültür ve tüketim nesnesi olarak endüstriyel futbol, yakın zamanda Brezilya’da futbolcu kazançlarına ve 2014 Dünya Kupası’na yapılan itirazlar, İstanbul’un 2020 Olimpiyat Oyunları’na aday gösterilmesine duyulan tepkiler ve İtalya, İspanya, Yunanistan gibi ülkelerdeki ekonomik kriz bağlamında Balotelli‘nin bu şok edici hareketine yapılan vurgu daha çok anlam kazanıyor.

Sergideki işlerden biri de ‘Anlaşma‘. İşin üretimi için galeri aracılığı ile bankadan borç alınan kredi bir ‘trader’a teslim ediliyor. ‘Trader’ bu parayı bir ay içerisinde 18 aylık kredi masrafı ile birlikte hesap edilen tutarın üstünde bir karlılıkla büyütürse bütün para ‘trader’da kalacak, altında kalırsa sanatçı kazanacak. Dostoyevski‘nin Kumarbazı‘ndaki Aleksey İvanoviç’in neredeyse hiç parası olmadan kumar oynamasını hatırlıyoruz; Delier de bankadan çektiği krediyle bir tür kumar oynuyor. Sanat üretiminin zorlukları ve sanatçının güvencesizliği bağlamında da okunabilecek bu iş, istatistikler, risk, oyun, sözleşmeler, sanat piyasası vs. etrafında dönen tipik bir Burak Delier kurgusu.

Kriz ve Kontrol”de ofis çalışanları yoga eşliğinde iş ve kariyer üzerine konuşurlarken, ‘Cep Telefonumdan Notlar’da Delier, sanatçı olarak kendi işi ve kariyer planları  hakkında konuşuyor. Bu iki iş birlikte değerlendirildiğinde bizi sanatçının Outlet‘teki ilk kişisel sergisindeki ‘Aranan Nitelikler‘ (2011) adlı workshop çalışmasına götürüyor; iş dünyasının pratikleri ve dili ile sanat dünyası arasındaki paralelliklere dikkat çekmişti Delier, burada ise sergideki iki iş farklı çalışsa da benzer bir okumaya imkan veriyor.

İşlerin üretimi, algılanması, tepkiler, kullandığı araçlar, sanatçı olarak gelecek beklentileri, kariyer, başarı vs., ‘Cep Telefonumdan Notlar‘ serginin özeti gibi… Yine Dostoyevski, bu defa ‘Yeraltından Notlar‘ ile çıkıyor karşımıza, ancak birkaç farkla; hasta ya da hastalık hastası Raskolnikov‘un yerinde toplumsal çelişkilerin üzerine inatla giden, zihni bir araştırmacı gibi daima meşgul, deneysel işler üreten sanatçı Burak Delier, zaman cep telefonu, facebook ve twitter zamanı, şenlik içindeki yerüstü ise, müze, galeri, kurum ve sponsorluklar, tartışma yaratan son İstanbul Bienali, sayısı artan birbirine rakip fuarlar ve genç sanatçılar eşliğinde gittikçe genişleyen ve muğlak bir görüntü sergileyen İstanbul sanat dünyası… Daha çok araştırmaya ve istatistik süreçlere dayalı üretim biçimi, kurduğu hayali şirketler, sözleşmeler vb. göz önüne alındığında yeraltında olduğunu söyleyemeyiz belki ama, sıradışı bir yolun yolcusu olduğunu söylemek mümkün gibi görünüyor Delier için.

Bugüne kadar öznel hikayelerden kaçınan Delier, burada ilk kez işin öznesi oluyor. Tarihsel ya da öykücü bir öznellik değil ancak sanatçı kimliğinin sorgulanması anlamında bir özneleşme görüyoruz. Yukarıda kişisel gelişim ve koçluk meselesine değinmiştim; Delier burada kendi kendinin koçu adeta, ancak tıpkı Raskalnikov‘un bazen kendi kendini eleştirip yeni kararlar alırken yaptığı gibi, Delier de söylediklerine çok da inanmıyor gibi… ‘Kriz ve Kontrol‘de işaret ettiği kariyer, başarı ve sonunda vaad edilen mutluluk için sistemin bize ‘esnekçe’ (?) dayattığı ve kendi rızamızla kabul ettiğimiz koşulların tuzağına düşmekten imtina ettiğini satırlar arasında okumak mümkün. Bu durumda az önce değindiğim öznellik meselesinin bir tür yanılsama yaratmak için kurgulanmış bir tuzak olduğunu söyleyebiliriz.

Sergide gizli bir temanın ağırlığı hissediyorsunuz kısa bir süre içinde: konuşma ihtiyacı. Delier bir taraftan cep telefonuna konuşarak ses ve görüntüsünü kaydediyor, diğer taraftan da kamusal alanda sanat konuşmaları yaparak kendine potansiyel dinleyiciler arıyor. İnsan neden konuşmak ya da yazmak ister…? Edebiyat ve sinema tarihi böyle kendi kendine konuşan karakterlerle doludur; Goethe’nin Faust‘u, Dostoyevski’nin yeraltındaki adamı Raskalnikov, Paul Auster‘in kendi kendine öyküler anlatan, Karanlıktaki Adamı August Brill, vb… Bu karakterlerin pek çoğu kendilerini yazılan bir tarihin tanığı olarak görür ve bu farkındalıkla yaşarken, dünyayı sürekli bir çelişki, kaygı ve çözülme içinde algılar. Bu durum genel olarak modern insanın trajedisini özetler. Delier‘in işlerinde hikayeci ya da kendine dönük bir tavır değil, zamanını anlamaya çalışan, çelişkilerin üzerine yeni problemlerle giden, bazen bir araştırmacı gibi istatistiklere dalan gözlemci bir tavır görürüz. Sokaktaki insanla ‘Sanat Konuşmaları‘ yapan Delier‘in bu tavrı, başka bir anlatım biçimi olan yazı ile olan ilişkisi ve sanat üretiminin kavramsal kodları ile birlikte değerlendirilmelidir.

Delier‘in sanat konuşmalarını 5 TL karşılığında yapması ‘prekarya’ bağlamında okunabilir; sanatçının güvencesizliği ve sanat eserinin anlamı üzerine düşünmek için  küçük bir kapı aralıyor. ‘Sanat Konuşmaları‘ işindeki konuşmaların kayıtları tıpkı ‘Sessizlik Performansı’ndaki (2013) gibi ortada yok, sanatçı ile dinleyici arasında yaşanmış ve orada kalmış (bu da preker bir durum aslında). Sanat yapıtının ulaşılabilirliği, bir performansa katılmanın emek, zaman, birebir ilişki anlamındaki biricik değeri bağlamında, altı çizilmiş ve belirgin bir tema olmasa da, bu gizlilik üzerine düşünmeye değer, tıpkı sessizlik performansında olduğu gibi…

Gezi Parkı Direnişi‘nden sonra sanat ve sokak ilişkisi üzerine pekçok tartışma yapıldı. Delier‘in ‘Sanat Konuşmaları‘ performansı, sanatın sokakla ilişkisine yeniden bakmak için sessiz sedasız kotarılmış anlamlı bir eylem biçimi… Direnişin başlattığı potansiyel sokak karşılaşmalarından beslendiği hissini uyandırırken, Antik Yunan’dan beri kentin biçimlenmesinin adeta belirleyici bir unsuru olan ‘kamusal diyalog’ kavramını hatırlamamızı sağlıyor.