Francis Alÿs

Artunlimited Eylül 2015 sayısında yayınlanmıştır.

Meksiko’da üç aylık bir misafir sanatçı programında bulunduğum sırada Francis Alÿs’in Tamayo Çağdaş Sanat Müze’sindeki ‘A Story of Negotiation’ (Bir Uzlaşma Hikayesi ) isimli solo sergisini görme fırsatım oldu. Tekrar tekrar ziyaret ettiğim bu sergiye denk geldiğim için şanslıydım. Francis Alÿs Meksika’daki bir çok sohbetimizin konusu olmuştu; İstanbul Bienali’ne katılacağını öğrenmem uzun sürmedi. Çok etkilendiğim mimarlık kökenli bu sanatçı hakkında bir yazı yazmayı hayal ettim. Bir süredir denemekte olduğum bir yazı formunu hayata geçirmek istiyordum; yazıyı bir eylem ya da aksiyon ile birleştirmek. Daha önceden Art Unlimited dergisinde yayınlanan ‘İstanbul’da Yaşayan Suriyeli Sanatçılar’ dosyası bunun ilk örneğiydi. Sanatçılarla tek tek röportaj yapmak yerine onları atölyemde bir akşam yemeğine davet ederek konuyu bir aksiyona dönüştürmüş ve yemekteki sohbetler üzerinden bir yazı oluşturmuştum. Bu defa ise Francis Alÿs’e İstanbul Bienali için üreteceği işte asistanlık yaparak, metni Meksiko ve İstanbul arasında bir köprü gibi kurabilirdim. Meksika dönüşünde bienal direktörü Bige Örer ile iletişime geçip Francis Alÿs’e asistanlık yapmak istediğimi söyledim. İşlerinden heyecanla bahsettiğimi gören Bige Örer, birkaç gün sonra Francis Alÿs’in Kars Ani’de gerçekleştireceği proje için benden destek istedi. Bir hafta boyunca Kars’ta birlikte çalışacaktık; kurmak istediğim köprünün bir ayağı Kars’a dayanmıştı ve bugünkü Kars çocukluğumdaki Van ile birçok benzerlik taşıyordu.

Ani_general1

Meksika’da yaşayan Belçika’lı sanatçı Francis Alÿs (1959, Antwerp) Tournai’deki mimarlık tarihi (1978-93) eğitiminin ardından Venedik’te mühendislik (1983-1986) okur. 1985 yılındaki Büyük Meksika Depremi’nin ertesinde Belçika’lı bir ekiple birlikte Meksika’ya gider. 22 ay boyunca sivil bir grupla birlikte iyileştirme ve yeniden inşa projelerinde çalışır. Alÿs bu sürecin ardından Meksika’da yaşamaya karar verir ve sanat hayatına başlar.

Alistair Hicks ‘The Global Art Compass’ (Global Sanat Pusulası) kitabında, “eğer New York sanat dünyasının kolektif imgeleminde bu kadar güçlü olmasaydı, Meksiko Amerika kıtasında yükselen sanatın en uygun merkezi olurdu” diyor*1. Ayrıca “coğrafi olarak daha merkezi, entellektüel olarak daha şeffaf, açık ve pozitif, ritmi ve zamanı anlama kabiliyeti yüksek ve sanat üretmek için çok uygun bir şehir” olduğunu ekliyor. İstanbul’a göre neredeyse yüzde otuz oranında daha ucuz olan şehirde kamusal ya da özel bir çok müze var. Özellikle Cuauhtémoc Medina’nın küratörlüğünü yapıyor olduğu MUAC (Museo Universitario Arte Contemporáneo / Çağdaş Sanat Üniversite Müzesi) gibi çok sayıdaki üniversite müzesinde, henüz mezun olmuş sanatçılardan, dünya starlarına kadar açık bir potansiyel var ve bu durum küratörler için de geçerli. MUAC’ın parçalı mimarisi aynı ayna birkaç sergi yapmaya müsait. Orada bulunduğum süre içinde Hito Steyrl, Raqs Media Collective, William Kentridge, Sarah Minter gibi önemli isimleri ve birçok grup sergisini aynı anda görme fırsatım oldu. Devlet, müze ya da üniversitelerin genç sanatçı ya da küratörlere sağladığı fonlar sayesinde birçok sanat insiyatifi varlık gösterebiliyor; Soma, Biquini Wax, R.A.T, Lulu, Crater İnvertido ziyaret edebildiğim insiyatifler arasındaydı. Sanatçı ve küratörlerin son derece samimi ve açık olduğu bu şehirde görüşmeyi talep etttiğim herkes kapısını sonuna kadar açtı; sanat dünyası gerçekten de pozitifti. Francis Alÿs’in Avrupa’yı bırakıp Meksiko’ya yerleşme sebeplerini tahmin etmek zor olmadı benim için.

Dontcrossthebridgebeforeyougettotheriverseries

Sanatsal pratiği performanstan resim, video ve animasyona kadar çeşitlilik gösteren Francis Alÿs, şiirsel-politik işleriyle tanınıyor. Alÿs, sosyal pratikler, toplumsal hiyerarşi ve çatışma alanları, sınır, göçmen ve mülteci sorunları gibi konulara kişisel hafıza ve kolektif mitoloji üzerinden yaklaşıyor. Bir üretim alanı olarak sokağın ve performatif bir anlam yüklediği ‘yürüme’ eyleminin Alÿs’in sanatında önemli bir yeri var. ‘The Last Clown’ (Son Palyaço; 2001) isimli animasyonda, bir çok projede birlikte çalıştığı Meksika’lı küratör Cuauhtémoc Medina, sokakta yürürken o kadar dalgın ve düşüncelidir ki, önünden geçen köpeği göremez ve yere düşer. Alÿs’in performatif yürüyüşleri, kamusal alanın kontrol altına alınmasına karşı bir tepki ya da direnç niteliğindedir. Charles Baudelaire’in, Walter Benjamin tarafından geliştirilen ‘flaneur’ kavramının güncel yorumu ile karşı karşıya bırakır bizi*.2 Sitüasyonist aksiyoncular gibi sokağı bir ‘eylem’ alanı olarak kullanan Alÿs, burayı aynı zamanda sanatçıyı harekete geçiren bir imge deposu gibi görür. Bu fikir ilk performansı ‘Collector’da (Koleksiyoner; Meksiko, 1991) sokakta gezdirdiği mıknatısla donatılmış oyuncak bir köpeğin, sokaktaki metal nesneleri toplaması ile sembolik ifadesini bulur. Sokağın sanatçıyı etkilemesi gibi sanatçı da sokağı etkiler ve üzerinde izler bırakır. ‘The Looser / The Winner’ (Kazanan / Kaybeden; 2006)’da üzerindeki kazağın iplerini sökerek sokakta yürüyen Alÿs, ‘Green Line’ (Yeşil Çizgi; Kudüs, 2005) performansında Kudüs’te ‘yeşil hat’ olarak bilinen ateşkes hattında yürüyerek, elinde tuttuğu bir boya kutusundan sızan yeşil boya ile sokaklara işaret koyar. ‘Barrenderos’ (Çöpçüler; Meksiko, 2004)’da temizlik işçileri sokaklardaki çöpleri süpürerek çöpten dev bir barikat oluşturur. ‘Paradox of Praxis 1’ (Pratikte Çelişki;, 1997)’de büyük bir buz kitlesini sokaklarda sürükleyerek sıvıya dönüştürür ve yok eder. Alÿs’in işlerinde sıvı, akıcı, kaygan bir taraf var. Kutudan yola dökülen boya, hareket ederken nesneleri toplayarak büyüyen metal köpek, sökülen kazak, eriyen buz ya da ağaca çarpan araba sahnelerinde olduğu gibi nesne ve insanlar hareket halindedir ve form değiştirirler. Form değiştirme ve hareket arasındaki ilişki ‘When Faith Moves Mountains’ (İnanç Dağları Hareket Ettirdiğinde; Lima, 2002) adlı performansta sembolik açıdan doruk noktasına ulaşır. 500 gönüllü ile birlikte her bir kişinin bir kürek dolusu kumu yerinden taşımasıyla bir kaç inçlik bir coğrafya parçasının yerini değiştirir Alÿs.

Alÿs’in ‘#1 Caracoles’ (Salyangozlar; Meksiko, 1999) ile başlayan ‘Children’s Game’ (Çocuk Oyunları) isimli video serisi Meksika, Afganistan, Venezüella, Ürdün gibi ülkelerin farklı şehirlerinde devam eder. Sokağı sanat üretiminin vazgeçilmez bir ‘saha’sı olarak kullanan Alÿs, bu defa performans sırasını çocuklara bırakır. Savaş, yoksulluk ya da şiddetle sarmalanmış şehirlerin ağır atmosferi, dans eden, uçurtma uçuran, misket oynayan, tekerlek çeviren çocukların uçarı, saf ve neşeli beden hareketleri sayesinde bir süreliğine görünmez olur. Gerçek dünyanın sert sahnesi, çocukların hayal dünyaları eşliğinde bulanıklaşır. Çocuk oyunları, hayal dünyası ile yokluk arasındaki ilişkiden beslenir. Fakir hayatların hüküm sürdüğü sefalet içindeki sokaklarda çocuklar için hala umut vardır. Onlar her türlü yokluk içerisinde bile oyun kurmayı başarırlar zira yokluğun daracık ve kapalı dünyası hayal gücünü tetikler. Nermin Saybaşılı görsel kültürde göç hareketlerini incelediği ‘Sınırlar ve Hayaletler’ isimli kitapta, sınır bölgelirinde ‘çocuk ve oyun’ konusuna değinir. Sınırlardaki çocuklar da her çocuk gibi aynı tip oyunları oynuyorlar; ancak oyuncaklarla değil, bambaşka malzemelerle. Mesela top oynamak yerine, karşı tarafa ev yapımı bomba atıyorlar ya da saklambaç oynamak yerine ‘düşman’ın pozisyonlarını gizlice izliyor ve zayıf noktalarını araştırıyorlar*3. Gerçekten de Alÿs’in Çocuk Oyunları serisinden ‘#15 Espejos’ (Dikiz Aynaları; Juarez, 2013) isimli işinde, terkedilmiş konutlarda saklambaç benzeri bir oyun oynayan çocuklar, evlerden topladıkları kırık camları güneşe tutarak düşmanı işaretliyor ve çocuklar güneş ışığının düşmanın bedenine denk geldiği noktada vurulup yere düşüyorlardı.

Dontcrossthebridgebeforeyougettotheriverseries4

Alÿs’in 13. dOCUMENTA için çektiği Reel – Unreel (Gerçek – Gerçekdışı; Kabil, Afganistan, 2011) filminde Çocuk Oyunları serisinin görsel bir şölene dönüştüğünü görürüz. Elindeki film çemberini Kabil sokaklarında gezdiren iki erkek çocuğun gözünden şehri keşfederiz; Kabil’in daracık ara sokaklara girip çıkar, köprülerden geçer, pazar kalabalığına karışır, cami ve medreselerin avlularından girer, trafiğin içinden çıkarız. Alÿs söz konusu film serisinde çocuk oyunlarını gösterirken aynı zamanda bulunduğu kentlerin, sosyal ve ekonomik yapısı, mimarisi ve coğrafyası, müziği ve renkleri hakkında da fikir verirken, gündelik hayat ve sokakla kurduğu ilişkiyi sürdürmeye devam eder. ‘Çocuk Oyunları’ serisi bir anlamda otobiyografiktir; ‘Green Line’da sokakları boyarken ‘resim’, Kabil’de film rulosu çeviren çocuklar ‘video’ üretimi ile ilişki kurar.

Reel-Unreel_videoinstallationimage1

Francis Alÿs bazı performanslarını farklı zaman ve mekanlarda tekrar ederek geliştirir ve günceller. Performanslarında kendisi ile oyuncuları sıklıkla yer değiştirir. Çocuklar, sokaktaki çöpçüler, denizci ya da balıkçılar performanslarında aktif rol alırlar. Meksika’nın insan kaçırma ve narkotrafik eylemleri ile gündeme gelen son derece tehlike şehri Juarez’in sokaklarında, ateşten yapılmış bir topu ayağında çevirerek yürüyen Alÿs (Paradox of Praxis 5, Juarez, 2014), Kabil’de film çemberini döndüren çocuğun yerini alır. Performans, video ve resimlerinde form olarak ‘çizgi’ ye sıklıkla yer verir. ‘Tourist’ (Turist; Meksiko, 1994)’te yan yana dizilen sokak satıcıları, çocuklar ya da balıkçılarla deniz üzerinde kurduğu simgesel köprüler, Peru’da kum tepelerinde sıra sıra dizilen gönüllü insanlar, sokaklara boyayla bıraktığı izler hep düz ya da eğrisel çizgilerden oluşur. Alÿs’in aksiyon ve kurgu arasında gidip gelen söz konusu performansları son derece resimseldir; özellikle son sahne bir resim gibi önceden kurgulanmıştır.

Kolektif çalışma biçimi Francis Alÿs’in sanatsal üretiminin vazgeçilmez bir parçası. Cuauhtémoc Medina ile işbirliğine dayanan birçok projede birlikte çalışmışlar, örneğin ‘Barrenderos’, ‘Bridge’, ‘When Faith Moves Mountains’ gibi işlerde Medina’yı operasyonu yürütürken görürüz. Küratör Medina, sergi üretimi, yazı gibi kapalı mekanlardaki üretim biçimini sokağa ve günlük hayata taşıyarak tıpkı bir sanatçı gibi eyleme geçer. Sokak ve dışarıdaki hayat Medina için de müze, galeri ya da kuruma alternatif bir üretim alanıdır. Medina ile yaptığımız söyleşide Francis Alÿs ile çalışmanın kendisi için bir tür performans niteliği taşıdığını, hayatında onu en çok heyecanlandıran sanatçılardan birinin Alÿs olduğunu söyledi.

paintings-of-reel-unreel-series

Alÿs ‘A Story of Negotiation’ kitabında bulunan metinlerde işlerin üretilme aşamalarında, müze ya da sergi gezerken etkilendiği Cándido López (Buenos Aires, 1840-1902), Robert Smithson ( New Jersey, 1938-1973) gibi sanatçıların isimlerini anıyor. Aynı şekilde birlikte çalıştığı yönetmen, kameraman, müzisyen ve ses tasarımcılarının isimlerini büyük puntolarla sergi salonlarının duvarlarına yazarak, kamuya açık konuşmalara onları da dahil ederek kolektif üretime vurgu yapıyor. İnsanları harekete geçiren, aktive eden, heyecan uyandıran bir tarafı var. Kars, Ani’deki asistanlık sürecinde tanıştığım Belçika’lı sanatçılar, yönetmen Julien Devaux ve ses tasarımcısı Félix Blume, yıllar önce Alÿs’in projelerinden biri için Meksika’ya gitmiş ve orada yaşamaya karar vererek geri dönmemişler; Alÿs ‘Collector’daki mıknatıs gibi onları Meksika’ya çekmiş.

videoinstallationview2_dontcrossthebridgebeforeyougettotheriver

Alÿs’in Tamayo Müzesi’ndeki sergisi, müze duvarına asıldıktan sonra, duvara da bir çizik atarak matkapla ortadan ikiye kesilen bir peyzaj resmiyle başlıyor, bu başlangıç ileride karşımıza çıkacak parçalı anlatımın ipuçlarını veriyordu. Akdeniz’in mavi sularında ellerinde terliklerden yapılmış küçük yelkenliler taşıyan çocukların, Fas ve İspanya’nın karşılıklı kıyılarından birbirlerine doğru yüzdükleri çift kanallı video ‘Don’t Cross the Bridge Before You Get to the River’ (Nehre Gelmeden Köprüyü Geçme; 2008), hafif ve akışkan bir duygu ile sergiye giriş yapmamızı sağlıyor, sonrasında serginin temposu gittikçe ağırlaşıyordu. Önce ‘Tornado’ (Hortum; Milpa Alta, Meksiko; 2000-2010) sonra 13. dOCUMENTA için ürettiği ‘Kabul’ videosunu da içeren Afganistan serileri ile karşılaşıyoruz. Alÿs, ‘Tornado’ videosunda Meksika’daki bir çölde uzaktan gördüğü bir hortuma doğru elindeki kamerasıyla koşarak ilerliyor ve sonunda hortumun içine giriyor. Adrenalin dozu son derece yükselten Alÿs bir sonraki ‘Afganistan’ serisinde bu defa savaş alanına giriyor ve kendini ‘Savaş Sanatçısı’ olarak tanımlıyordu. ‘Paradox of Praxis 5’te ateş topunu çeviren sanatçı bu defa gerçekten ‘ateşle oynuyor’du*4. Savaş alanının da büyük bir hortuma benzediğini düşünürsek arda arda gelen bu iki seri insanın soluğunu kesiyordu. Sergiye, izleyiciyi susmaya davet eden, ‘Silence’ (Sessizlik; 2003-2010) yerleştirmesi ile veda ediyoruz. Kauçuktan yapılmış onlarca küçük kilim üzerindeki ‘sus’ imgesi, sergi boyunca son derece şiirsel bir anlatımla karşı karşıya kaldığımız sosyal çelişkilerin gerçekliği üzerinde sessizce düşünmeye davet ediyordu. Yerkürenin temel dört elementi ‘su, hava, ateş ve toprak’ bu sergide tesadüfen mi bir araya geldi diye merak ediyordum. Küratör Medina, sergiyi kurarken Alÿs’le birlikte bunu farkettiklerini ancak önceden planlamadıklarını söyleyip, çok doğru bir noktayı tesbit ettiğimi söyledi.

silence_installationview

Kısaca anlatmaya çalıştığım bu sergi sanata olan inancımı bir kere daha tazeledi. Francis Alÿs’in küçücük resim, desen, fotoğraf, harita ve arşivsel malzemeyle zenginleştirdiği serileriyle, bienal ya da fuarlarda gördüğümüz büyük, pahalı ve gösterişli enstelasyonların duygusuz dünyası arasında ciddi bir mesafe vardı. İşleri sadece çokça söylendiği gibi şiirsel değildi, aynı zamanda konuya yaklaşım biçimindeki araştırmacı ve sahici tavır, sizi O’na daha çok yaklaştırıyordu. İşlerin üretim aşamasındaki araştırma ve düşünme sürecini izleyiciye göstererek çoklu bir anlatımın peşinden koşan Alÿs’in, resimlerinde de performanslarında olduğu gibi akışkan, hafif ve parçalı bir anlatımı vardı, resimleri de birçok performansı da başsız ve sonsuzdu. Modernist rasyonel anlayışın aksine bütüne karşı olan sanatçının, yazı ve desenlerle çoğalttığı anlatım biçimi, düşünceden düşünceye, imgeden imgeye atlayan, sürekli notlar alan bir yazarın reflekslerine benziyor, resimlerinin küçüklüğü seyahat sırasında üretilmiş hissi uyandırıyordu.

installation-view-reel-unreel-series4

Francis Alÿs’in 14. İstanbul Bienali için ürettiği ‘Silence of Ani’ (Ani’nin Sessizliği) isimli videosu ‘Çocuk Oyunları’nın bir devamı gibi görülebilir ancak bir farkla; bu defa oyunu sanatçının kendisi kurmuştur. İstanbul Bienali’ne davet edildikten sonra Türkiye’ye gelen sanatçı, Türkiye – Ermenistan sınırında dolaşmış ve Ani’nin terkedilmiş, görüntüsünden ve sessizliğinden çok etkilenmiş. İşini ‘sessizlik’ teması üzerine kurmaya karar veren Alÿs ile Mayıs ayının son haftasında, ‘Silence of Ani’ isimli videosunu çekmek üzere Kars’a gittik. Planımız Özkan Cangüven ile birlikte çekimleri organize etmek ve seçim günü dönerek İstanbul’da oylarımızı kullanmaktı. Kars Gülahmet Aytemiz Güzel Sanatlar Lisesi öğrencilerinden bir grup ve öğretmenleri Seda Durukan Eren ile müzisyen Antonio Fernández Ros‘un bestelediği müziği prova ederek çalışmalara başladık. Çocuklar çok neşeliydi, derslere girmek yerine okulun dışına çıkıp vakit geçirmek çok hoşlarına gitmişti. Ekibin Kars dışından gelmesi ise onları ayrıca heyecanlandırıyordu. Van gibi küçük bir şehirde büyüdüğüm için bu duyguyu çok iyi biliyordum. Yazları İstanbul’daki akrabalarımızın şehri ziyarete geleceği günleri iple çekerdim. Batıdan gelen çocuklar daha neşeli, kadınlar daha rahat, erkekler daha güleryüzlüydü, ya da bana öyle geliyordu. Sanırım hep aynı dar çevrenin insanlarıyla ilişki içinde olmak, ‘taşra sıkıntısı’ denen şey böyle bir şeydi.

Ani_kids10

Çocuklarla kısa sürede kaynaştık, kızlar Francis Alÿs’in birlikte çalıştığı yönetmen Julien Devaux ve ses tasarımcısı Félix Blume’a hayran kalmış, erkekler ise benimle birazcık muhabbet etmek için sıraya girmişti. Çocuklar birlikte çalıştıkları Antonio Fernández Ros’u her fırsattı köşeye sıkıştırıyor, yarım yamalak İngilizce’leriyle gayet iyi iletişim kurarken, yabancı dil öğrenmenin ne kadar önemli olduğunu belki de hayatlarında ilk kez deneyleyerek öğreniyorlardı. Bir hafta boyunca hergün sabah erken saatlerde buluşarak gün ağarıncaya kadar çalıştık. Ekip biraz kaynaştıktan sonra akşam dönüşlerinde şarkılar söylemeye başlamıştık ve yolculuklarımız eğlenceli hale gelmişti. Kars’a yaklaşık 40 dakika mesafede olan Ani’ye giderken, Alÿs sürekli sorular soruyor, elindeki kağıtlara notlar alıp, küçük desenler çiziyordu. Kalem ve kağıt onun için düşüncelerini tamamlayan birer araçtı. Yazıp çizme eylemine günün her saatinde -Julien, Félix ve Antonio ile tartışırken, yemekte ya da kahvesini yudumlarken, akşam dönüş yollarında- devam ediyor, notlarını her nasılsa tertemiz ve düzenli bir şekilde korumayı başarıyordu. Kilise kalıntıları ve yemyeşil otlarla kaplı Ani’nin incecik patika yollarında, uzun kuyruklar halinde, birbirini izleyerek yaptığımız yürüyüşlerin pitoresk görüntüsü bugün hala gözlerimin önünde. Bazen Francis yoldan sapıp gözden kayboluyor sonra başka bir tepenin ardından tekrar beliriyordu, bizler ise O’nun performanslarındaki gibi sıralar halinde dizilmiş yürüyorduk. Son gün ekip şehirden ayrılırken sarılıp öpüşmeler bitmiyor, herkes gözlerindeki yaşları gizlemeye çalışıyordu.

 

 

Francis-Alys_Ani10

Tarihi 5. yy’a kadar dayanan Ani şehri, 11. yy. başlarında Bagradit Ermeni Krallığı’nın başkentidir ve içindeki kilise sayısının çokluğu sebebiyle ‘1001 Kiliseler Şehri’ diye anılır. İpek Yolu üzerinde, önemli bir ticaret ve kültür merkezi olan şehir, Ortaçağ’da Selçuklu, Bizans, Moğol, Pers ve Osmanlılar tarafından defalarca kuşatılarak tahrip edilir. 18. yüzyılın ortalarındaki Ani tamamen terkedilmiş bir şehirdir. 19 yy. dönümünde Rus arkeolog ve oryantalist Nicholas Marr, Ani’yi yeniden keşfeder ve kazı çalışmalarına başlar. Ani bu dönemde araştırmacılar için ciddi bir labaratuar haline dönüşür ve ilk bilimsel restorasyonlar başlar. I. Dünya Savaşı sırasındaki çatışmalarda araştırmalar durur, şehir yeniden ciddi hasar görür ve terkedilir.

together

Bu yazıyı yazarken Brezilya’lı müzisyen Egberto Gismonti’nin ‘Dança Das Cabeças’ albümünü dinliyorum. Albümün kuş sesleri ile başlayan giriş bölümü beni tekrar tekrar Ani’ye götürüyor. ‘Ani’nin Sessizliği’nde her bir çocuk farklı bir kuşun yerine geçmiş, ellerindeki kuş sesi çıkaran enstrümanlarla birbirlerini çağırmaya başlamıştı. Tepelerin ardından ve yıkıntıların arasından bir görünüp bir yok olan çocuklar bir süre dağınık ve düzensiz seslerle anlaşırken sonrasında çıkardıkları sesler bir melodi etrafında birleşiyordu. Alÿs’in şiirsel üslubu sınırların düşmanlık üreten keskinliğini eritmiş, barışa davet ediyordu. Kuşların sesi sınırı geçip Ermenistan’a ulaşıyor, ordaki arkadaşlarını geriye çağırıyordu, bir zamanlar kardeşlik içinde yaşadıkları topraklara…

Dipnotlar:

  1. Hicks Alistair, The Global Art Compass, New Directions in 21th Century Art, 2014, s:15
  2. Heiser Jörg, “Walk on the Wild Side”, Frieze Magazine, Eylül 2002, web. 24 Aug. 2011
  3. Saybaşılı Nermin, Sınırlar ve Hayaletler, Görsel Kültürde Göç Hareketleri, Metis, 2005,s:66-67
  4. ‘Ateşle oynama!’ Türkçe bir deyim; kendini tehlikeye atan, risk alan kişiler için söylenir.

 

Pinar-Ogrenci_Francis-Alys_TR1 Pinar-Ogrenci_Francis-Alys_TR2 Pinar-Ogrenci_Francis-Alys_TR3 Pinar-Ogrenci_Francis-Alys_TR4