Sınır Ötesindeki İmgeler ve Yüzler

Artunlimited Sayı:30 Şubat 2015 sayısında ve Radikal gazetesinde yayınlanmıştır.

‘Kentleri de rüyalar gibi, arzular veya korkular kurar; söylediklerinin ana hattı gizli, kuralları saçma, verdiği umutlar aldatıcı, her şey başka birşeyi gizliyor olsa da’.

– Italo Calvino, Görünmez Kentler

yemek2

Atölyede buluşma, Osmanbey, Aralık, 2014

Abbas Kiarostami’nin ünlü ‘Köker Üçlemesi’nin son filmi, 1994 yapımı ‘Zeytin Ağaçlarının Altında’, 1990 İran depreminin günlük hayattaki etkilerini konu edinir. Filmin baş karakteri inşaat işçisi Hüseyin, Tahire’ye aşıktır. Tahire ile evlenme isteği, cahil ve evsiz olduğu için reddedilir. Defalarca teklifini yinelediği günlerden birinin geceyarısında, büyük bir deprem olur ve köyde taş taş üstünde kalmaz. Kurgu ile gerçek hikâyelerin birbirine geçtiği filmde Hüseyin, Tahire ile aynı film setinde çalışmak zorundadır (Kiorostami sıklıkla profesyonel olmayan oyuncularla çalışır ve senaryolarını onları tanıdıktan sonra yazar). Hüseyin’in yönetmenle konuştuğu meşhur yol sahnesinde, evsizliğinin defalarca yüzüne vurulmasından o kadar çok üzülmüştür ki, üzüntüsünün depreme yol açtığını düşündüğünü söyler. Artık ne Tahire’nin evi kalmıştır, ne de köydeki diğer insanların; Hüseyin artık eşit koşullarda olduklarını düşünür…

Deprem sonrasında büyüdüğüm şehir olan Van’a gittiğim ilk gece, ablamı ve ailesini bulmaya çalıştım. Şehrin merkezinde konforlu sayılabilecek bir apartmanda yaşarken, bir gecede herşey değişmişti. Göl kıyısında küçücük ve karanlık bir çadırın içinde, tanımadıkları onlarca kişiyle birlikte kalıyorlardı. Şiddetle yağan yağmurun ıslattığı çadırın içinde geçirdiğimiz geceyi asla unutmuyorum. Bir ay kadar sonra bir konteyner bulup içine sığınmış, bütün bir kışı ve koskoca bir yılı bu konteynerda geçirmişlerdi… Deprem ve savaş gibi kriz ya da felaket durumları, insanların yaşam biçimlerini negatif anlamda eşitliyor; evini, yurdunu ve daha kötüsü gelecekle ilgili bütün tahayyüllerini kaybeden milyonlarca insan aynı yazgıyı paylaşıyor. Savaş başladığından beri topraklarını terkeden milyonlarca Suriyeli insan dünyanın bir çok ülkesine dağılmış durumda. Bu yazıda, Arap ya da Suriyeli lakabıyla kodlayıp, genellikle de sokaktaki çaresiz varoluşlarıyla tekilleştirdiğimiz göçmenlerin içinde gözden kaçan bir gruptan bahsedeceğim: Suriyeli Sanatçılardan…

Arap kültürüyle ilk kez ilkokul yıllarında Kur’an okumayı öğrendiğim zaman tanıştım. Bir taraftan Türkçe okuyup yazmayı, bir taraftan da hiç bilmediğim Arapça dilinde Kur’an okumayı öğreniyordum. Yazmayı değil sadece okumayı ve ‘temsili tilâvet’i, yani duygulu bir şekilde sesi yükseltip alçaltarak, bazı hecelerin üstüne basarak öğrenmek zorundaydım. Bu arada en yakın aile dostumuz, tekstil ticareti yapan Siirt’ten göçmüş Arap kökenli bir aileydi. Çok iyi Türkçe bilir, kendi aralarında Arapça konuşmayı tercih ederlerdi. Annem Arap arkadaşının mutfağından acı ekşi çok sayıda baharatı ve Arap yemek tariflerini mutfağımıza taşımıştı. Babamın birçok tüccar arkadaşı, mevlüdlerde unutamadığım sesiyle Kur’an okuyan karşı komşumuz Nafiye Teyze gibi pekçok Arap tanıdığımız vardı. Ayrıca babam bizim tanımadığımız bir çok İranlı, Arap ya da İsrail’li müşterisini akşam yemeğine davet eder, annemden özel bir yemek pişirmesini isterdi. Annem, babamın bu ani sürprizlerine arada bir sinirlense de yeni insanlar tanımaktan hoşlanırdı. Birbirimizin dilini anlamadığımız halde anlaşırdık. Şimdi şimdi anlıyorum ki, Anadolu’yu gezmenin, ticaret yapmanın kazandırdığı bir esnaf ahlâkı vardı babamın. Paylaşmayı ve hangi dinden etnik kökenden olursa olsun insanları tanımayı çok isterdi.

best1

Atölyede buluşma, Osmanbey, Aralık, 2014

Benden İstanbul’da yaşayan Suriyeli sanatçılarla ilgili bir dosya yapmam istendiğinde nerede, nasıl buluşacağımız sorusu gündeme geldi ve hiç düşünmeden Osmanbey’deki atölyede bir akşam yemeğinde buluşmayı teklif ettim. Çocukluğumdan kalan baba mirası bu refleksle aynı sofrayı paylaşmak sanırım hepimizi iyi hissettirdi. Kentin farklı bölgelerine dağılmış, koşulları her an değişme riski taşıyan beş sanatçıyı yemeğe davet etmenin ne kadar iyi bir fikir olduğunu sonradan daha iyi anladım. Zira İstanbul’daki sanat camiası ile iletişim kurmakta, onların arasına katılmakta hayli zorluk çekiyorlardı. Arapçanın müzikal tınısı sohbetin duvarlarını ısıtmıştı, mümkün olduğunca savaştan bahsetmemeye çalışsak da ‘savaş’ bütün hakikati ile sohbeti parçalıyordu.

İstanbul’da yaşayan Suriyeli beş sanatçı ile öncelikle Agata Wacinska (1989, Lozan) aracılığı ile tanıştım. Bir sanat galerisinde basın sorumlusu olarak çalışan Agata, erkek arkadaşı Yahya Al Abdullah (Halep, 1985) ile İstanbul’da tanışmış. Yahya, üç yıl önce Halep’ten ayrılmış. Bir süre Gürcistan’da gönüllü öğretmenlik yaptıktan sonra 2012’de İstanbul’a gelmiş. Özel bir üniversitede İngilizce öğretmenliği yapan Yahya, sokakta yaşayan Suriyeli göçmenler üzerine dökümanter bir film çekmiş. Yahya ile Agata şimdide İstanbul’da tanıştıkları Suriyeli ressamlarla birlikte bir sergi yapmak üzere yola çıkmışlar. Mekân arayışı içinde olan ekip, 2015 yılında sergiyi gerçekleştirmek istiyor.

2';'1

Mohammad Zaza, desen

Tanıştığım sanatçılardan Kürt kökenli Mohammad Zaza (Riyad, 1987) Suudi Arabistan’da büyümüş ve 18 yaşında Suriye’ye taşınmış. Babası da ressam olan Zaza’nın Halep (2008-2011), Şam (2009) ve Riyad’da (2012-2013) açtığı toplam 8 solo sergisi var. Beş ay önce İstanbul’a gelen Zaza, Sıraselviler’de bir apartman dairesinde yaşıyor. Atölyesine gittiğim gün hava son derece soğuktu ve ısıtma sistemi çalışmıyordu. Zaza, ısınmak için atölyenin ortasına bir soba kurmuş ve arkasındaki duvarın önüne yığınla odun taşımıştı. Kısa sürede atölye ortamını oluşturan ve çalışmaya başlayan Zaza, insanlarla tanışacak vaktinin olmadığını, neredeyse atölyeden hiç çıkmadan çalıştığını söyledi. Suriye’den göç ettikten sonra resminde en çok neyin değiştiği sorusuna ‘renkler’ diye cevap veren Zaza, İstanbul semalarında sürekli yerdeğiştiren bulutların arasından sızan ışığın ve değişen renklerin kendisini çok etkilendiğini ve İstanbul’un kendisi için son derece ilham verici olduğunu söylüyor. Yaşadığı dönüşümü kabullenmek gerektiğini, aksi taktirde hayatın bir hapishaneye dönüşeceğini belirten Zaza, savaştan sonra geçirdiği hareketlilik yüzünden animasyon işleri yapmak zorunda kalmış. İstanbul’a gelmeden önce bir sürü Arap şehrinde şansını denemiş ve en sonunda İstanbul’da karar kılmış. Bu süreçte atölye ortamı sağlayamadığı için küçük bir masada kolaylıkla üretebildiği animasyon işlerine yönelmiş. Zaza’nın atölyesini ikinci kez ziyaret ettiğimde Zaza ve Yahya’nın birlikte pişirdikleri nefis yemeklerden yedik. Yahya’nın şarkıları, Naser’in gitarı, Zaza’nın muhteşem sesi ve çaldığı bendir eşliğindeki Arap müziği arkadaşlığımızı pekiştiren bir tutkal oldu adeta…

zaza1

Mohammad Zaza

Toufic Hamidi (Halep,1988) 2014 yılının Mart ayında İstanbul’a gelmiş. Ailesi hala Halep’te yaşıyor, Toufic ise kendine Aynalıçeşme’de bir ev bulmuş. Litografi eğitimi alan Toufic, savaş başladığında hala öğrenciymiş ve üniversiteyi bitirdikten bir süre sonra İstanbul’a gelmiş. Toufic Hamidi’nin Suudi Arabistan’ın Alkhubar (2013) ve Riyad (2014) şehirlerinde açılmış iki solo sergisi var.

10848769_10205729575745596_4760720831337617207_o

Toufic Hamidi, desen

Maher Abdo (Idlep,1984) önce heykel daha sonra drama eğitimi almış. Bir süre sinema ve televizyon için dekor ve sahne tasarımı yapan Maher, daha sonra resim ve heykel alanına geri dönmüş. Savaş başladıktan sonra bir süre Mısır’a giden Maher, orada bir süre bir film projesi için çalıştıktan sonra İstanbul’a gelmiş. Maher’in ailesi ise Hatay’a göçmüş. Kendisini Kurtuluş’ta iyi korunmuş bir apartmanın bodrum katındaki atölyesinde ziyaret ettim. Sonunda bir atölyesi olduğu için çok mutluydu. Sohbetimiz sırasında ‘mekân’ üzerinde vurgu yapan Maher, resimlerindeki portrelerin mekânsız varolamayacaklarını, mekânını kaybeden kişinin, karakterinin büyük bir bölümünden yoksun kaldığını ve bu yoksun yüzlerin giderek birbirine benzediğini söyledi. Atölyeden ayrılırken, içinde zencefil ve bal olan küçük bir şişe balı elime tutuşturan Maher’in hayat dolu bakışları vardı ve İstanbul’dan umutluydu.

12080151_993359947351519_498919153349602583_o

Amjad Wardeh

Amjad Wardeh (Şam, 1984) 2002-2007 yılları arasında Suriye Televizyonu animasyon bölümünde çalışmış ve Baladna ve Sabaya dergilerinin sanat direktörlüğünü yapmış. 2009-2011 arasında Şam Üniversitesi’nde asistan olarak çalışan Amjad’ın ailesi Gaziantep’e yerleşirken kendisi İstanbul’a gelip, Bomonti’de bir ev bulmuş. İstanbul’daki ev sahiplerinin Suriyeli kiracılara karşı diğer yabancılardan daha temkinli davranıp iki depozito bedeli istediğini ve bu durumu pekçok arkadaşından duyduğunu söyledi.

Naser Nassan Agha (Idleb, 1961) ise Beylikdüzü’nde yaşıyor. Halep, Şam, Amman, Stokholm, Paris ve Madrid’de açılmış çok sayıda solo sergisi var. Ailesi ile birlikte göç eden Naser’in iki çocuğu var. İstanbul’un daha merkezî semtlerinde yaşamanın hayali kuruyor. Hepsi 80 kuşağının gençleri olan dört Suriyeli sanatçının içinde farklı bir kuşağı temsil ediyor. Sohbetimiz sırasında genç sanatçıların sanatı ile ilgili yorumlar yaparak katkıda bulunan Naser, resimlerinde mimarlık ve kente dair elemanlar kullanıyor. İstanbul’un tarihi kent dokusunu çok aşina bulan Naser, son zamanlarda tarihi referanslardan uzaklaşmaya çalıştığını söyledi.

11391419_10153026505304331_3373047831967672014_n

Naser Nassan Agha

Geleceklerine ve savaşın akıbetine dair belirsizliğin sanatçıların üzerindeki etkisini hissetmemek mümkün değil. Savaş yüzünden sadece doğdukları toprakları değil aynı zamanda evlerini ve sosyal çevrelerini de kaybeden sanatçılar, ailelerinden de ayrı düşmüş. Aileler Hatay ve Gaziantep gibi sınıra daha yakın ve geçim şartlarının daha ucuz olduğu şehirlere dağılırken, sanatçılar İstanbul’da almış soluğu. Son yıllardaki kentleşme politikaları yüzünden bizlere dar gelen şehir, onlar için nefes olmuş. Eğer bir şehrin havasını ve suyunu beğenirsem orada yaşayabilirim diyen Maher Abdo, İstanbul’un hem havasını hem de suyunu sevmiş.

Sanatçıların tamamı için İstanbul, ve Şam birbirlerine çok benziyor. Mimarî elemanların, şehrin planlanma biçiminin onlara hiç yabancı gelmediği açık. İstanbul, Bağdat, Şam, Kahire gibi kültür ve ticaret merkezi olan şehirlerin, doğuya özgü, plansız, daha çok cemaat ilişkileri ile şekillenen tarihsel gelişimi ve 20. yüzyılda geçirdiği modernleşme süreçleri birbirlerine benzer nitelikler taşıyor. Cami etrafında gelişen mahalle strüktürleri, kapalı çarşı, bedesten, hamam gibi kamusal yapılar, konut mimarisindeki çok işlevli odalar benzer tarihi referanslardan sadece birkaçı… Sanatçılar, şehirdeki sosyal yaşamın da Suriye’deki yaşantıları ile çok büyük benzerlik taşıdığını, Türkçe bilmedikleri halde, örneğin alışveriş yaparken, yemek siparişi verirken ya da yolda yürürken kendilerini evlerinde gibi hissettiklerini belirttiler. Suriyeli sanatçılarla bir belgesel film çeken Bilal Alirıza da (Medine, 1988) kültürler arasındaki bu benzerliğin hayatı kolaylaştırdığına ancak sanatçıların sadece kendi aralarında görüştüğüne, İstanbul’daki sanat camiasına entegre olmakta güçlük çektiklerine dikkat çekiyor.

11707747_878614505518482_6531172613983422242_o

Naser Nassan Agha, atölyeden görüntü

İstanbul hızla yükselip betonlaşırken demografik olarak da çeşitleniyor. İstanbul’a gelen Suriye’liler sınıfsal durumlarına göre farklı semtlere dağılmış durumda, Bilal Alirıza’nın deyimiyle, İstanbul’da da Suriye’dekine benzer şekilde merkez ya da periferiyi kullanıyorlar. Periferide yaşayanlar Beylükdüzü gibi uzak semtleri, zenginler Nişantaşı’nı, alt-orta sınıflar İkitelli, Aksaray, Yusufpaşa, Kocamustafapaşa, Vefa civarını, en alt sınıflarsa Küçük Pazar gibi semtleri tercih ediyor. Sanatçılar için de aynı durum geçerli; Mohammed Zaza Taksim’de, Naser Nassan Agha Beylükdüzü’nde yaşıyor örneğin. Anadolu şehirlerinde ise durum farklı, örneğin Gaziantep’de sınıfsal olarak ayrılma şansları olmayan Suriyeliler belli mahallelerde toplanmış. Anadolu şehirlerinde İstanbul’a göre daha çok dirençle karşılaşan göçmenler, yerel halkın ve koşulların baskısıyla bir arada kalmak gereği duyuyor.

İstanbul doğudaki kültür şehirleri arasında buluşulabilecek neredeyse tek merkez haline gelmiş durumda. Orta doğu ülkeleri arasındaki gergin ve istikrarsız ilişkiler insanların seyahat özgürlüğünü etkiliyor. Bir İranlı için Kudüs, İsrail’li ya da Suudi Arabistan’lı için Tahran’a gidip yaşama şansı neredeyse olanaksız… Bağdat savaş sonrası yeniden inşa edilirken hala yaralarını sarabilmiş değil. Halep ve Şam kan ağlıyor. Gazze daha kısa bir süre öncesine kadar ateş altındaydı. Bu durumda İstanbul hala güvenli bir merkez halindeyken Arap ülkelerinden gelen bütün göçmenlerle birlikte sanatçı, aydın ve bilim adamlarının yarasını sarmak ve onlara evsahipliği yapmak zorunda. Tarihsel olarak bunu gerçekleştirmesi belki de bir zamanlar sahip olduğu kültürel çeşitliliği yeniden kazanması için bir fırsat olabilir.

Naser’in ‘biz Suriyelilere daha ne kadar katlanacaksınız?’ sorusunun muhatabı olarak utanç duydum, zira pek de iyi evsahipliği yaptığımız söylenemez. Kapılarımızı açtık evet ancak toplumun neredeyse bütün tabakalarından ‘ama’ ya da ‘ancak ile başlayan şikayet cümleleri duyuluyor. İçimizde zaten hep varolan ulusçu sahiplenme duygularını bu defa Suriyelilere karşı kullanmaya başladık. Oysa Suriyeli’ler kendilerinin Türklere diğer Arap ülkerinin vatandaşlarına göre daha çok benzediklerini düşünüyorlar. Biz ise hemen yanıbaşımızda varolan bu külltüre karşı ne kadar da yabancıyız… Sadece İslamiyet ve hatta bugünlerde artan bir şekilde mezhepler üzerinden kodladığımız bu kültüre dönüp bakmanın, zenginliğini farketmenin zamanı çoktan gelmedi mi?

1551760_10152156430470761_655200605_n

Bir kültür şehri olarak İstanbul büyük bir sınavdan geçiyor, bize çok benzeyen, kalbimizin kapılarını açma yürekliliği gösterirsek farklılıklarından beslenebileceğimiz Suriyelilere karşı olan genel negatif algımızın, kabullenme ve içtenlikle sahiplenme yönünde değişmesini diliyorum. Sokaktaki binlerce Suriyeli’nin derdine derman olamayız belki ama sanatçı meslektaşlarımızı tanımaya başlayıp, ortak projeler üretmenin yollarını arayarak onlara doğru bir adım atabiliriz.

Zaza’nın dediği gibi, evler başımıza yıkılsa da, sevgi hala büyüyor…

Suriye kökenli sanatçılara sorduk:

1. Yaşanan bu trajedi ve çatışma ortamında mevcut sanatsal ifade biçiminizde herhangi bir dönüşüm yaşanmış oldu mu ?
2. Gösterdikleri zihnî ve kültürel emeğin tanınması adına Dünyadan beklentileri ne?
3. Ortadoğu, sözgelimi Lübnan, Birleşik Arap Emirlikleri ve hatta Türkiye’ye nasıl bakıyorlar ?
4. Suriye’deki savaşın başından bu yana özellikle söylemek istediğiniz bir husus var mı?

Mohammad Zaza (Riyad, 1987, Halep Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi, Resim, 2006-2011)

1. Gerçek sanat hiç bir zaman insanlığı ölümsüzleştirmenin bir aygıtı olmadı. Sanat hep bildik manâda, bir bilim olarak ele alınageldi. Sanat, hayal gücünün bariz bir biçimi olarak sizi hep sınırların ötesine taşır. Eğer öyle olmazsa, o insan yapısı bir şey olur.

2. Dahil olduğumdan bu yana, ben hep toplumdan ve içerdiği farklılıkların neleri içerdiğinden, bunlardan bize neyin geleceğinden yana ilgili oldum; arayışım yeni biçimlerin icadı ve renk öbeklerinin, hangi kültür ve kökene ya da cinsiyete ait olursa olsun, izleyiciyle kuracağı yeni etkileşime dair oldu. Sanatın insancıl referansları vardır ve içerisinde bana dek erişen etkileyici unsurlar barındırır; bu da bana sanatın aynı zamanda hem yeni, hem de eski bir dil olduğunu açıklar.

3. İstanbul’daki son durağımda halâ kendimden yola çıkıyor ve bunun çok büyük çeşitliliğini gözetiyorum. Bu çeşitliliğin, bölgede uyumlu bir toplum adına son betimleme biçimi olduğu kanısındayım.

4. Bir metinle meşgul olduğum sırada, Arapça’da ‘hawa’ olarak nitelenen ‘yerle bir’ ifadesine takıldım ve bu benim kışkırtılıp meraklanmama yol açtı. Akabinde, çalışmamı sürdürdüysem de, beynim halâ bu kelimenin etrafında, tekrar tekrar dönüp durmaktaydı. Metnime döndüğümde, bu kelimenin kendi anlamını dahi aşan ‘müziği’ni işitir vaziyetteydim. Bu, benim şiir mefhumu üzerine, kimlik ve isimler üzerine yeniden düşünmemi sağladı. Daha sonra bu kelimenin eylemsiz olduğunu ve geçen zamanla birlikte giderek keskin şekilde herşeyin değişimi fikrinin de karşısında durduğunu düşündüm. Ve şimdi… Resim yapıyorum. ‘Sevgi halâ büyümeyi sürdürüyor, ancak insanlık henüz bunu görebilmiş değil’.

Toufic Hamidi (Halep, 1988, Halep Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi, Litografi (Baskı), 2006-2011)

1. Evvelâ, bu süreç benim için sanat üzerinden kendimi her seferinde daha fazla keşfetme anlamını taşıyor. Özellikle savaş süreci ve sonrasını kişisel etkileriyle duyumsuyorum. Bu ana unsur özellikle Suriye’den ayrıldıktan sonra, ülkeme dönüp, oradan gelen imgelere baktığımda etkili oluyor. Aynı zamanda oradan hakikat bağlamında gelenleri izlerken, ‘Peki ben elimdekini nasıl sunabilirim?’ anlamında bir hisle doluyorum. Herşeyden öte, orada sahip olduklarımızla ve daha önce vatanımızda mevcut herşeyle ilgili olumlu bir imajı verebilmeyi arzu ediyorum.

2. İkinci olarak, daha özel bir durum yaşanacağı kanaatinde değilim. Neticede bu sanat ve eğer önemliyse, kendini belli eder.

3. Üçüncü olarak, mekân değişikliği ile ilgili durumun kendince hem olumlu, hem olumsuz detayları bulunuyor. Buna gittiğiniz kentin ruhunu veya dil sorununu örnek verebilirim. Ama günün sonunda, her şey sanatçıya ve emeğine bağlı.

4. Son olarak, savaş her şeyi daha da berraklaştırdı ve hakiki hale getirdi. Artık savaş durumu ve onun günlük ayrıntıları üzerinden, kendim, ailem hakkında daha fazla şey biliyorum.

Maher Abdo (Idlep,1984, Şam Üniversitesi, Drama Yüksekokulu, Sinografi Bölümü, 2004 – 2008)

1. Suriye’deki savaş esnasında yaşadığım ikâmet döneminde ve oradan ayrıldıktan sonra sanırım sanat tarzım çok değişmiş değil. Ama gayet tabii, tekniğim ve malzemelerimde bir nebze değişiklik oldu. Vatanım Suriye’ye karşı halâ aynı kaygı dolu hislerle yaklaşıyorum.

2. Sokaktaki insanlardan veya dünyanın geri kalanından neler beklediğim konusunu açarsak, zannediyorum ki ben sanatın estetik veya dekoratif unsurlarıyla ilgili biri değilim. Ben daha çok tecrübelerime dayanarak, içimde olup bitenlerin insanlara ulaşması için büyük çaba sarfediyorum. Sanat, her ne kadar estetik unsurlarını tuvalden ediniyor olsa bile, hakikati temsil etmekle yükümlüdür.

3. Suriye’den ayrıldıktan sonra, Mısır’a taşındım ve orada uzun süre kalamadım. Çünkü Mısır sınırında bulunan Suriyeli sanatçılarla herhangi bir iletişim kurma ve destek alma imkânım olamadı. Buraya, İstanbul’a geldim ve aslına bakılırsa, insan ilişkileri bakımından, sokaklarına varıncaya dek daha iyi koşullarla karşılaştım. Burada Türkiyeli arkadaşlar ve meslektaşlarımla tanışma imkânına sahib oldum. Birlikte kolektif sergiler veya farklı sosyal faaliyetler gerçekleştirmeyi umuyorum.

4. Şu anda gördüğüm sorun o ki, Suriye’deki savaş henüz sona ermiş değil. Gelecekle ilgili büyük bir bulanıklık ve gizem mevzubahis. Şu aralar halen Türkiye’de bir iş aramaya ve tuvalle ilişkimi sürdürebileceğim bir mekân bulmaya çalışıyorum.

Amjad Wardeh (Şam, 1984, Şam Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi, Resim)

1. Yapıtlarıma işlemiş çatışma unsurları veya etkilerinden söz edersek, tekniğimde çok fazla bir değişim olduğunu söyleyemem. Ancak, son durumun üretim tarzım ve ele aldığım konular üzerinde çok büyük etkisi olduğunu ifade edebilirim. Hemen her tuvalimde, adeta olağan bir biçimde gri renkler hakim, ancak sıcak renklerle daha fazla kontrast yaratmaya yöneldim. Suriye’deki devrim hareketi 2013’te başladığı günlerde her şey çok barışçıldı ve benim eserlerim de bunu destekler bir hal içerisinde idi. Kimi işlerim spesifik olaylara yoğunlaşırken, kimileri genel konulara yöneliyor. Kendimi ülkemde olanlardan ne kadar bağışık tutmaya çalışsam da, halâ bunu tuvallerimde görmem mümkün denebilir.

2 ve 3. Birleşik Krallık’ın başkenti Londra’da ve Notthingham’da olmak üzere iki sergiye katıldım. Lübnan’ın başkenti Beyrut ile, Cannes’da animasyon alanında bir sergim daha oldu. Bu çabalar mesajlarımın daha uluslararası bir izleyiciye ulaşmasını sağladı. Aslında, Türkiye’de yaşamaya çalışan Suriyeli bir sanatçı olarak bana daha fazla ilgi gösterilmesini arzu ederdim! Burada benim gibi olanlara karşı, diğer ülkelere oranla daha az fırsat oluştuğunu gözlemliyorum. Ne ki bu uğurda keşke bir takım organizasyonlar, faaliyet veya kurumsal etkinlikler yapılsa, bunlara bütçe yaratılsa ve bu sanatçıların üretimi desteklenebilse…

Naser Nassan Agha (Idleb, 1961, Halep Güzel Sanatlar Merkezi (1982), Halep Arap Müzik Enstitüsü (1984))

1. Aslına bakılırsa, Suriye edebiyat, drama ve resim alanında bir tür yaratıcı süreç yaşıyordu ve Şam bu anlamda sanatla ilgilenen kişiler için bir çekim merkezi idi. Ancak savaş, beraberinde değerlere yönelik de bir yıkım sürecini getirdi ve bu, bir çok sanatçının ülkeden zorunlu olarak göç etmesine neden oldu. Hepsi, yeni bir yaşam için ülkelerini terk ettiler ve bu da toplumda bir ayrışmaya yol açtı. Sözgelimi drama alanında ben kimi sosyal vakalarla ilgili TV yapımları ürettim. Bu yönüyle anlamamız gereken odur ki, sanat, medya veya gazetecilik misali bir ayna vazifesi göremez. Bir diğer deyimle, Suriye’deki sanatsal hareket aynı zamanda kültürel de bir projedir ve bu proje, edindiği konu başlıklarının özünü, ülkenin halihazırda içerdiği ve modern yaşam biçimlerinin devamını da sağlayabilecek çok zengin tarihsel birikimden alır.

2. Bu noktada bizim beklentimiz, kültür kurumlarının yaşadığımız yerlerdeki kesimlerle olan ilişkilerimizi güçlendirici yapıtlarımızı sergilememize imkân tanımalarıdır.

3. Savaştan önce Suriyeli sanatçılar için Arap dünyasına gidip sergi düzenlemek kolaydı. Ancak çatışma süreciyle birlikte bölgesel politikalar da bu dünyaya ağırlığını koydu ve sanat eskisi kadar önemli olmaktan çıktı. Şu anda yapılması gereken, dürüst ve onurlu bir iletişim biçimi olan sanatı, politikanın önüne geçirmek ve insanları bir araya getirici bir unsur olarak değerlendirmek olmalı.

4. Savaş ve toplum üzerindeki sonuçları, insanları saygın bir yaşam sürmekten alıkoyuyor. Şu anda İyi ve Güzel, Kötü ve yıkım olguları arasında büyük bir çatışma yaşanıyor. Karanlık güçlerin ortaya koyduğu yıkım ise, en basit insan haklarını dahi hiçe sayıyor. Biz, birkaç arkadaş olarak tüm güçlüklerine karşın sanatı sürdürmeyi korumaya çalışıyoruz. Bu uğurda Suriye halkının, kültürün ve tarihinin güzelliklerini yansıtır birkaç sergimiz dahi oldu. Ancak maalesef, bu arkadaşlarımızın çoğu artık yok ve bizler, birkaç kişi burada bekliyoruz. Rüyamız, soğuk kentlerin parçalanmış kaldırımlarında sürüyor. Bu uğurda küçük bir ılıklık dahi bize yeter oysa.

Suriyeli-Sanatcilar_1

Suriyeli-Sanatcilar_2

Suriyeli-Sanatcilar_3

Suriyeli-Sanatcilar_4